Cenk Sidar Küresel Risk Faktörleri: 2013`e Bakış
3 Ocak, 2013

Back

Geride bıraktığımız 2012 senesi dünya siyaseti ve ekonomisi için hareketli ve çok olaylı bir yıl olarak tarihteki yerini aldı. Seçim süreçleri, Arap yarımadasındaki siyasi hareketlilik, küresel ekonomideki resesyon, iyice çıkmaza giren Suriye savaşı, İran nükleer programı ve Kuzey Kore`nin uzun menzilli füze programı ile Asya-Pasifik bölgesi için oluşturacağı tehdit gibi risk faktörleri küresel gündemi yoğun bir şekilde meşgul etti. Dünyadaki yüksek risk unsuru bölge ve kriz parametrelerinden gelen öncü sinyallere kulak verilirse 2013 yılının da belirsizliklerle geçecek, yoğun tempolu bir yıl olacağını iddia edebiliriz. Belirsizliğin artık küresel olarak yeni “normal” haline geldiği mevcut düzende devletlerin, şirketlerin ve farklı organizasyonların ayakta kalabilmek için risk faktörleri konusunda bilinçli ve dikkatli olması gereken, dönemsel dalgalanmaların artarak devam edeceği ve geçtiğimiz yıldan biriken risklerin üzerine yeni ve beklenmedik  risklerin ekleneceği yeni bir yıl bizleri bekliyor.

Küresel Ekonomi: Beş sene önce piyasaları sarsmaya başlayan küresel ekonomik kriz piyasaları, halkları ve jeopolitik gelişmeleri yakından etkilemeye devam ediyor. 2013 yılında da küresel ekonomideki en tehlikeli risk faktörü Avrupa ekonomisi olacak. Son dönemde yaratılan olumlu havanın aksine Avrupa’nın krizden çıktığını söylemek imkansız. 2012 yılını ardı ardına yapılan zirveler, ve her zirve sonrasında çözüme ulaşıldı retoriği ile geçirdik. Yılın ikinci yarısındaysa beklentileri arttıran somut haberler geldi. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi`nin krize müdahaledeki kararlılığı, ve bankacılık birliği çalışmaları sorunların çözümüne yönelik olarak AB`nin daha da entegre olması yönündeki niyetini göstermekte. Buna rağmen temkinli olmaya devam etmemiz gerekiyor.

İtalya’da Şubat ayında yapılacak seçimleri Pier Luigi Bersani`nin lider olduğu Demokrat Parti’nin kazanmasını bekliyorum. Buna rağmen Silvio Berlusconi popülist söylemlerle, ve kemer sıkma politikalarına karşı halk desteği rüzgarını arkasına alarak sürpriz yapabilir. Bu senaryonun gerçekleşmesi Avrupa krizi için çok tehlikeli olacaktır. Bersani’nin Avrupa ekonomik entegrasyonunun derinleştirilmesi ve mali birlik yönünde olumlu ifadeler kullanması umutları arttırıyor. Kemer sıkma politikaları ve bütçe disiplini konusunda da sorumlu hareket edeceği yönünde açıklamaları mevcut.

Kamu harcamalarının azalmasıyla ihtiyacın daha da özel sektöre yükleneceği İspanya ve İtalya`da tarihsel olarak özel sektörün bu boşluğu yapısal ekonomik karakteristikleri nedeniyle dolduramamasından bu iki ülkede resesyon devam edecektir. Bu durumun daha da belirginlik kazanması ve tahvilleri etkilemesiyle krizin daha da derinleşebileceğini düşünebiliriz.

Avrupa`daki bir diğer önemli seçim ise kıta ekonomisinin lokomotifi Almanya olacak.  Almanya`daki seçim öncesi Merkel`in Avro krizi meselesindeki öncülüğünde gerileme olacaktır. Buna rağmen Merkel`in liderliğindeki Hristiyan Demokratların seçimden zaferle çıkacağını, ama koalisyon ortaklarının kimin olacağı konusunda bir belirsizlik olduğunu söyleyebiliriz. Seçimleri kazanması durumunda üçüncü dönemine girecek Merkel`in seçim sonrası eli rahatlayacak, yapısal adımları atması daha kolaylaşacaktır.

Avrupa Birliği`nin nitelik değiştirmesi ya da bazı ülkelerin birlikten kontrollü bir şekilde ayrılması ekonomik krizin aşılabilmesi için tek çözüm yolu  olabilir.  Son dönemde mali birlik çalışmalarının rafa kaldırılması ve sadece bankacılık birliğinin ön plana çıkması da bu konudaki haklı endişeleri arttırıyor. Avrupalı siyasetçilerin çözüme yönelik adım atmaları durumda ülkelerinde ciddi siyasi muhalefetle karşılaşma ihtimali çözüm önünde ciddi bir engel.  Halen çözümün niteliği yönünde ülkeler arasında ciddi görüş ayrılıkları mevcut. Kısa dönemde kemer sıkma ve bütçe disiplini gibi siyasal bedeli yüksek adımlar gerekirken, bunun yanı sıra büyümeyi tetikleyecek ve işsizliği azaltacak adımlarsa uzun dönemli yapısal hamleler gerektiriyor. Kısa ve uzun dönemli çelişen hedeflerin harmanlanması kolay değil. Bu adımların bedelini kimin ödeyeceği konusunda görüş birliği mevcut değil. Bu yüzden uzun vadeli entegre bir strateji yerine 2013 senesi büyük ihtimalle günün kurtarıldığı ve finansal korkuların yaşandığı bir sene olacak. 

Bu sene de ortak  Avro tahvilleri, ve derin bir ekonomik entegrasyonun gerçekleşmesi zayıf bir ihtimal. Bu sebeplerden ötürü Avrupa`daki riskin halen yüksek seviyelerde devam ettiğini, ve ciddi bir toparlanmanın beklenmemesi gerektiğini, ve her an bir finansal şok yaşanabileceğinin farkında olmak lazım.  Avronun geleceği tehdit altında olmasa da halen birden çok AB üyesinin parasal birlikten kendi arzusu ya da koşulların dayatmasıyla çıkma ihtimali mevcut. Finansal krizden ekonomik krize, daha sonraysa siyasi kriz boyutuna geçen Avrupa krizi konuşulmaya devam edilecek. Şimdilik sadece finansal önlemler alındı, siyasal aşama sonraya bırakıldı. Bardağın dolu tarafına bakarsak  Nietzsche `nin dediği gibi öldürmeyen tehditler sadece güçlendirir. Avrupa Birliği bu ekonomik krizi atlatabilirse çok daha kuvvetli ve birlik içerisinde çıkacaktır.

Avrupa Krizi’nin yanı sıra gündemi meşgul edecek diğer mesele de devasa büyüklüğüyle diğer ekonomileri etkileme potansiyeline sahip  Amerikan ekonomisinin genel durumu  olacak. Yeniden başkan seçilen Barack Obama`nın en önemli önceliği ülkesinin beş seneden beri boğuştuğu ekonomik krizle mücadele olacak ve mesaisinin en önemli kısmını ekonomiye ayıracak. Son dört senede Obama yönetiminin tüm çabalarına rağmen Amerikan ekonomisinin krizi atlattığını iddia etmek doğru olmaz.   Ülkede işsizlik rakamları yüksek seviyelerde ve ekonomik büyüme sorunu tam gaz devam etmekte.

Son birkaç aydır gündemi meşgul eden mali uçurum meselesi yılın ikinci günü geçici ve yapısal çözüm getirmeyen bir anlaşmayla çözüldü. ABD ekonomisindeki asli risk unsuru karmaşık/işlevi bozuk vergi mevzuatı ve dev bütçe açıklarıysa çözüm bekliyor. Bu sorunları çözmek için ciddi bir kararlılık  ve Kongre ve Beyaz Saray arasında bir harmoni ve bütünlüğe ihtiyaç var. Halihazırda Kongre`deki aşırı partizan tutuma rağmen 2013 yılında bu konularda çözümün gelebileceğine ve Amerikan ekonomisinin yüzde üç büyüme seviyelerine çıkabileceğine inanıyorum. Cumhuriyetçiler seçimi kaybetmelerinden sonra kendilerini pozisyonlandırmaları konusunda entelektüel bir iç tartışma yaşamaktalar. Obama yeni dönemde aday olamayacağından ötürü Cumhuriyetçilerin Demokratlar ve Beyaz Saray’la işbirliğine daha sıcak bakabilirler. Büyümenin yüzde üç seviyesine yaklaşıp, işsizliğin yüzde yediye inmesi durumunda ABD ekonomisinin kazanacağı ivmenin daha görünür olacağını söyleyebiliriz. Ciddi bir jeopolitik şok yaşanmadığı sürece 2013 yılının ABD ekonomisi için toparlanmanın başlayacağı bir yıl olacağını iddia etmek mümkün.

Halkın Obama`ya güvenini kendisini ikinci kez seçerek göstermesinden sonra beklentiler başkanın bu sorunların üzerine yapısal çözümlerle giderek, Amerika`nın ekonomik alanda istikrarlı bir seviyeye çıkmasını sağlayacağı yönünde yoğunlaşıyor.  Obama`nın iki dönemlik başkanlık performans karnesini de ciddi bir jeopolitik şok yaşanmadığı sürece ekonomi alanındaki muhtemel başarısı belirleyecektir. Washington`da önümüzdeki dönemde ekonominin temel mesele haline gelmesi bazı analistlerin iddia ettiği gibi süpergücün küresel siyasi sahneden tamamen çekilmesiyle ve  küresel siyasette bir politik vakum yaratmasına yol açmayacak, 2011 yılının Aralık ayında yayımladığı yeni savunma doktrini çerçevesinde önceliklerini gözden geçirmiş bir şekilde küresel siyasette önümüzdeki dönemde de temel belirleyici güç olmaya devam edecektir.

Bir diğer dev ekonomi olan Çin de 2013 yılında ciddi riskler taşıyor. Yüksek büyümeyi devam ettirmek ve sert inişi önlemek için ciddi bir kredi şişmesi yaratıldı. Bu önümüzdeki dönemde Avrupa krizinin derinleşip, ihracat pazarlarının daralması sonucu bir ekonomik krize yol açabilir. Emtia fiyatlarına bakarsak 2012 yılının ikinci yarısında yavaş ekonomik büyüme, ve mali uçurum tehdidi nedeniyle petrol ve diğer sanayi emtia fiyatlarının düşük seviyelerinde kaldığını gördük. Jeopolitik şoklar nedeniyle yaşanacak emtia fiyatlarındaki  artış küresel olarak enflasyonist bir baskı oluşturup, büyümeyi de negatif etkileyebilir.

İran Nükleer Krizi: 2013 yılı İran için belirleyici bir eşik yılı olacak.  İran ya nükleer programı konusunda geri adım atacak, ya da uluslararası toplumun artan finansal ve muhtemel askeri yaptırımlarıyla karşılaşacak. İsrail Başbakanı Netanyahu, Eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada İran`ın 2013 yazına kadar nükleer silah geliştirme kapasitesine sahip olacağını, İsrail`in bu duruma kesinlikle müsade etmeyeceğini belirtmişti. Netanyahu bunu açık ve net bir şekilde söyleyerek İsrail`de 22 Ocak`ta gerçekleşecek seçimler öncesi kırmızı çizgisini çekti. Her ne kadar sosyal ve ekonomik meseleler zaman zaman ön plana çıksa da, İsrail siyasetinin rotasını 2013 yılında da dış politika ve güvenlik konuları çizecek.

Netanyahu seçimlere Lieberman`ın partisi ile beraber katılıyor ve çok büyük ihtimalle merkez sağ bir koalisyon kurarak tekrar iktidara gelecek ve şahin politikalarına devam edecek. Son haftalarda yeni inşaa edilecek yerleşke onaylarına baktığımızda da bu konuda da geri adım atmasını beklemenin naifçe olduğunu görüyoruz. Netanyahu`nun seçim sonrasında  bütçeyi toparlamak için 2-4 milyar dolar arasında bütçe kesintileri yapması, bu kesintilerinse ülkede sosyo-ekonomik tansiyonu arttırması beklenebilir. Bu sosyal baskıyı indirgemek için İran yapıcı adımlar atmadığı takdirde Netanyahu sert ve popülist politikalarla İran tehdidine karşı kendisine iç siyasal destek yaratmaya çalışabilir.  Hiç kuşkusuz bu durum Hamas, Hizbullah ve İran`dan karşı hamleleri tetikleyecektir.

İsrail “yerleşime açılan alanlar” konusunu belli bir seviyeye kadar müzakare malzemesi olarak da kullanabilir. Hamas’ın normalleşmeye dönük atacağı adımlarda, Tel Aviv’in de yerleşkeler konusunda geri adım atarak konuyu tansiyon düşürücü bir koz olarak da kullanabileceğini düşünüyorum.  Normalleşmenin önündeki en kritik etken ise arabuluculuk yapacak bir ülke ve lider profilinin bulunmaması. Bu konuda Türkiye önemli bir rol oynayabilirdi ancak Mavi Marmara olayının ardından bozulan ilişkiler yakın gelecekte toparlanacak gibi görünmüyor.

Yakın dönemde İran`da da seçim dönemine giriliyor. Yaptırımların ağırlığını arttırması ve ülke ekonomisini yakından etkilemesi Haziran ayında yapılacak başkanlık seçimlerinde önemli konulardan biri olacak. Cumhurbaşkanı adayları arasından öne çıkan isimler İçişleri Bakanı Najjar, Meclis sözcüsü Ali Larjanı, nükleer müzakereci Saed Jalili  ve Tahran Belediye Başkanı Ghalibaf olarak sıralanabilir. İşbaşına gelecek cumhurbaşkanının nükleer program ve İran`ın Orta Doğu`daki angajmanı üzerinde etkili olabileceğini düşünmek gerçekçi olmaz.  Son aylardaki ABD ve Avrupa petrol ambargosu ülkedeki petrol satışlarını en düşük seviyelerine indirmiş durumda. Bu nedenlerden ötürü ülkedeki siyasal ve dini otorite nükleer müzakerelere geri dönme sinyalleri vermekte.  Müzakerelerin tıkanması, ve yaptırımların gerekli etkiyi yapmaması durumundaysa geçen yılın ortalarında kulislerde konuşulduğu gibi İsrail odaklı bir askeri müdahale söz konusu olabilir. Bu askeri müdahale için İsrail’in ABD desteğini alması zaruri. İran’a yönelik bir askeri operasyonu İsrail’in tek başına yapması durumunda, Amerika ile ilişkilerde bir tıkanma olabileceği gibi Suriye, Irak ve Türkiye’nin ciddi tepki göstermesi kaçınılmaz. Bu ülkelere ilave olarak; Kuzey Afrika’dan Afganistana kadar geniş bir coğrafyada İsrail ve Amerikan düşmanlığının da artacağı ve El Kaide-Hamas-Hizbullah eksenli terör olaylarının oldukça tırmanması söz konusu olabilir.

Suriye Krizi: Birleşmiş Milletlerin son rakamlarına göre 2011`den itibaren 60,000 can alan savaş Esad`lı yada Esad`sız gündemi meşgul etmeye devam edecek. Son aylarda askeri avantajını kaybetmeye başlayan Esad rejiminin yılın ilk çeyreğinde yönetimden ayrılacağını ama bu değişikliğin ülkede istikrarı sağlamaktan öte sorunları daha da derinleştireceğini düşünüyorum. Son dönemde rejime bağlı silahlı birlikler kontrolü sağlamada zorlanıyorlar ve ülke ekonomisi çöküşün eşiğine gelmiş durumda. Yılın ilk  aylarında rejimden üst düzey kopmalar daha da artacaktır. Son haftalarda Rusya ve ABD`nin yılın son haftalarında üzerinde çalıştığı çözüm planının iyi bir taslak olduğunu, Bosna savaşını sonlandıran Dayton benzeri bir diplomatik çabanın yaratılmasında temel unsur olabileceğini düşünüyorum. Katar, Suudi Arabistan, Türkiye gibi, muhalif grupların hamisi durumundaki ülkeler barışçıl çözümü samimi bir şekilde destekler ve bu planın kabulü konusunda muhalif gruplara baskı yaparsa diplomatik çözüm sağlanabilir.

Diplomatik çözümün sağlanmadığı durumda meselenin kimyasal saldırı boyutuna gelmesini beklememek lazım. Bu rejime karşı uluslararası toplumu birleştirir ki bu da Esad rejiminin kendi ipini çekmesi olur. Suriye meselesinde üzerinde durulması gereken önemli bir risk faktörü de  Esad rejiminin zayıflaması ya da yılın ilk aylarından sonra düşmesiyle ülkede aşırı İslamcı grupların güçlenmesi olacaktır. Son dönemde ülkede yaşanan bazı bombalama olaylarının ve saldırıların El Kaide`nin kullandığı yöntemleri hatırlatması riskin büyümesi anlamına geliyor. Esad kalsa da gitse de daha istikrarsızlaşan ve bölgede ciddi risk unsurları yaratan bir Suriye ile karşı karşıya olacağız. Muhaliflere yakın Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan gibi grupların barış planlarına karşı çıkmaktansa, muhalifleri bu yönde desteğe ikna etmeleri kendi gelecekleri açısından da daha sağlıklı olacaktır.

Esad sonrası dönem uzun süreli bir istikrarsızlık ve kargaşaya işaret etmektedir. Bosna savaşından alınan dersler ve NATO’nun bu konudaki tecrübeleri ışığında; muhalif grupların birbirine düşmesini engellemek ve otorite boşluğunun aşırı radikal gruplarca doldurulmasının önüne geçmek için temeli bölge ülkelerince teşkil edilebilecek çok uluslu ve etkin bir Barış Gücünün oluşumu ve bölgeye yerleştirilmesi yönünde çalışmalar başlatılmasının önemli olacağını düşünüyorum.

Irak:
Irak’ta beklenen sona biraz daha yaklaşıyoruz. Ülkenin üç etnik gruba ev sahipliği yapabilecek bir demokratik olgunluğa ve siyasi iradeye sahip olmadığı, Amerikan kuvvetleri çekildikten hemen sonra yaşanan gelişmelerle ortaya çıktı. Başbakan Nuri el Maliki, yeni bir Saddam olma yönündeki uygulamalarına devam eder, kabinesindeki yolsuzluk ve diğer skandalların üzerini örtmek için düşmancıl mezhepsel söylemlerine ağırlık verirse Kürt yönetiminden sonra Sünni grupların da ayrılıkçı politika izlemesine yol açacaktır.

Bu yıl Irak`ta Kuzey Irak Kürt yönetimi ve merkez hükümet arasındaki ilişkiler daha da gerilme potansiyeline sahip. Irak merkezi ordusu ve Kürt peşmergeler birçok bölgede karşı karşıya konuşlanmış durumdalar ve bu durum her an askeri bir çatışmanın patlak vermesine yol açabilir. Kuzey Irak`taki enerji potansiyelinin en son Uluslararası Enerji Ajansı raporu akabinde daha da ön plana çıkması bölgeye uluslararası enerji devlerini akın ettirdi.  Barzani petrol gelirlerinin paylaşılmasınin yaninda Musul-Kerkük-BayHasan-El Kayyara-Habbaz-Jambur ve Hamrın bölgelerinin Kürt Yönetimine iade edilmesini argüman olarak ortaya koyuyor. Bahsi geçen bölgeler Irak’ın petrol üretiminin yaklaşık %70’ini ihtiva etmekte. Bayjin ve Hamrın’ın Sünni dominant bölgeler olduğu Musul ve Kerkük nüfusunun da Şii’den çok Kürt ve Sünni ihtiva ettiği göz önünde tutlacak olursa; Kürtler ve Sünniler’in ittifak oluşturarak Merkezi Yönetime karşı harekete geçmelerinin 2013 içinde mümkün olduğu söylenebilir. Son dönemde ciddi bir rahatsızlık geçiren ve hayati tehlikesi olan Talabani`nin de siyasal denklemden çekilme ihtimali bu çatışma riskini daha da arttırıyor.

Bu yıl gerçekleşmesi beklenen yerel seçimler bazı mevzuat problemleri nedeniyle ertelenme riskine sahip. Bu senaryo gerçekleşirse kriz belirsizlik nedeniyle daha da derinleşebilir. İzlenmesi gereken bir diğer önemli faktör Sünni yönetiminin ayrılık konusundaki adım ve açıklamaları olacak. Suriye`deki Sünni grupların başarısı Irak`taki Anbar ve Ramadı bölgesindeki Sünnileri yüreklendirebilir, bölünmeyi hızlandırabilir. Kısacası 2012 yılı Irak`ta birlikte yaşamanın imkânsiz olduğunun ispatlandığı bir yıl oldu. Bu yıl bölünmenin ilk emarelerine tanık olabiliriz.

Rusya Federasyonu: Rusya içinde bulunduğumuz dönemde başlı başına bir risk faktörü olmasa da Rusya`nın dış politika duruşu bölgesel risk faktörlerini yakından etkileme potansiyeline sahip. Suriye krizinin çözümünde de Rusya`nın ön planda olmasına şahit olacağız. İç siyaset açısından bu yıl geçtiğimiz yıldan biraz daha zorlu geçecek, ama ciddi bir istikrar sorunu yaşanmayacak. Putin seçim dönemi verdiği sözleri yerine getirmek amacıyla radikal adımlar atmak zorunda ve bu da bütçeyi zorlayacaktır. Ayrıca petrol ve gaz fiyatlarında düşüş yaşanması bütçe üzerindeki risk faktörlerini arttırabilir. Putin zorlu ekonomik koşullarına rağmen bu yıl hem siyasi konumunu, hem de popülaritesini korumaya devam edecek. Bunun yanında Başbakan Medvedev`in yavaş yavaş siyaset sahnesinden ayrılmasına şahit olabiliriz. Mevcut Başbakan yardımcısı Dimitri Rogozin ön plana çıkmaya aday siyasetçilerden biri. Putin`in bugüne kadar yaptığı atamalardaki sürprizlere bakarsak çok farklı bir isimle de karşılaşma ihtimali her zaman bir opsiyon olarak gözüküyor. Rusya`da muhalefet kuşkusuz bir süre daha dağınık halde kalmaya devam edecek. Amerika ile son dönemde Magnitsky yasası nedeniyle yaşanan sorunların büyüyeceğini, ve ABD-Rusya ilişkilerinin bir süre daha sıcaklaşmaya izin vermeyeceğini iddia edebiliriz.  Önümüzdeki yıl bütün ekonomik belirsizliklere rağmen, petrol fiyatlarının düşüş trendine girmeyeceği beklentisinde olduğumuz için, Rus bütçesi üzerinde ciddi bir baskı unsuru yaşanacağını düşünmüyoruz. Yavaş ve çileli de olsa, özelleştirme ve modernizasyon projeleri devam edecektir.

Körfez: Körfez bölgesinde Bahreyn, Katar ve Suudi Arabistan gibi Şii nüfusa sahip olan ülkelerde ciddi ayaklanmaların ortaya çıkma potansiyeli mevcut. Suudi Arabistan’da nüfusun yüzde 10’u Şii ve ülkenin doğu bölgesinde Safanıya, Saybah ve Gavar gibi büyük petrol üretim sahalarının yanında yerleşik  durumdalar. Dünyanın en büyük petrol üreticisinde yaşanacak bir siyasi karışıklık, petrol piyasası üzerinde ciddi etki yaratabilir. Suudi Kralı Abdulllah 90 yaşıında ve ciddi sağlık problemleri mevcut. Arap dünyasının en büyük ekonomik gücü olan ve dünya petrol üretimindeki temel faktör olan Suudi Arabistan’ın Kral Abdullah sonrası liderlik sürecinin netleşmemiş olması ülkedeki ve bölgedeki riski artırıyor.

Mısır`da anayasanın referandum ile kabul edilmesinin ardından protestolar büyük ihtimalle son bulacak ve ülke içindeki laik muhalefet siyasal örgütlenme çalışmalarını hızlandıracak. Mısır Cumhurbaşkanı Mursi otoriter eğilimlerine devam ettiği sürece dış finansman bulma konusunda da sorunlar yaşayacağından en azından kısa dönemde pragmatik davranıp, söylemini ve hareketlerini yumuşatacaktır. Aksi takdirde ekonomiyi içinde bulunduğu çıkmazdan çıkarması çok zor.

Bölgedeki hareketlenmenin yeni bir sürpriz yapabileceği ülkelerin başında Ürdün geliyor. Ürdün`de yaşanacak bir rejim değişikliği Türkiye ve ABD gibi birçok ülkeyi Suriye meselesinde olduğu gibi zor durumda bırakabilir.

Arap devrimlerinin ilk safhasından ikinci safhasına geçeceğini, yeni mazlumun laik gruplar olacağını düşünüyorum. Ayaklanmaları sonucunda yaşanacak siyasi çekişmenin İslamcı aktörlerle laik grupları karşı karşıya getireceğini ama seçimlerin ilk ayağında olduğu gibi kısa dönemde bölgede İslamcı grupların hakimiyetiyle sonuçlanacağını iddia etmek yanlış olmaz.  Bölgede Müslüman Kardeşler etkin güç olmaya devam edecektir. Eğer Mısır, Libya ve Tunus`daki siyasi idareler ekonomik istikrara ağırlık verip, siyasi çatışmaları engelleyecek ölçüde hareket ederlerse en azından bir süre bölgede huzura kavuşulabileceğini düşünebiliriz. Arap yarımadasındaki hareketlenme henüz ilk safhalarında ve yeni safhaların neler getireceğini görmek çok zor. İçinde bulunduğumuz yıl yaşanacak gelişmeler bize ipuçları verecektir.

Asya-Pasifik: Kuzey Kore`nin nükleer programı ve uranyum zenginleştirme programı tam gaz devam ediyor. Bu konudaki gelişmeleri izleyebilecek mekanizmaların yokluğu ve zenginleştirmenin gizli bir bölgede yapılması nedeniyle mevcut durum hakkında son bilgiler mevcut değil. İran ve Kuzey Kore`nin arasındaki nükleer işbirliğinin de yoğunlaştığı yönünde ciddi şüpheler ve emareler var. Kuzey Kore`nin yılın son ayında uzun menzilli füze denemesini Güney Kore ve Japonya`daki seçim döneminde gerçekleştirmesi bölgeye yönelik bir mesaj verme amaçlıydı. Kuzey Kore konusundaki birçok belirsizliğe rağmen Çin ve Rusya`nın bu konuda Batı ile aynı paralelde hareket etmesi sorunun tehlikeli boyutlara erişmesini engelleyecektir. Kuzey Kore merkezli bir kriz Asya-Pasifik`te kırılgan fay hatlarını harekete geçirebilme riskine sahip. Ayrıca Kim Jong-un sene sonu konuşmasında sürpriz bir şekilde Güney Kore ile olan husumeti sona erdirme yönünde mesaj vermesi kafaları karıştırdı. Bu ekonomik darboğaz eşiğinde olan bir ülkenin manevra taktiği mi yoksa hevesli genç liderin yeni bir atılımı mı bunu anlamak için biraz daha beklememiz gerekecek.

Çin ve Japonya arasındaki toprak anlaşmazlıkları konusunda da Japonya`nın yeni Başbakanı Shinzo Abe`nin göreve gelmesiyle kriz yaşanabilir.  Abe uzun zamandır Çin`in bölgede artan gücü ve etkisine karşı sert açıklamalar yapıyor. Mevcut durumda Japonya`da savunma harcamaları bütçenin yüzde biriyle kısıtlanmış durumda. Abe`nin bu üst limiti kaldırma yönünde niyeti olduğu Japon medyası tarafından birçok kez dile getirildi. Bütün risklerine rağmen savunma harcamalarındaki artış ekonomiyi canlandırma görevi de üstlenebilir. Doğu Çin denizindeki krizin ciddi boyutlara taşınacağını düşünmek gerçekçi olmaz. Ancak dönemsel canlanmalarla piyasalarda geçtiğimiz yıl olduğu gibi bir volatilite yaratabilir.

Yukarıda bahsettiğim konvansiyonel tehditlerin yanı sıra konvansiyonel olmayan siber terörizm ve doğal afetler gibi tehditlere karşı da hazırlıklı olmak gerekiyor. Amerika’nın Orta Doğu’dan çekilmesi ve askeri varlığını azaltması, Pentagon’un bölgede sorun çıkaran ülkelere karşı gizli siber saldırılara ağırlık vermesine yol açabilir. Bu saldırıların da reaksiyonla karşılaştığı durumlarda boyut değiştirerek konvansiyonel müdahalelere dönüşme olasılığı her zaman mevcut.

Küresel terörizm de önemli bir risk faktörü olmaya devam ediyor. Bin Ladin`ın ve diğer El Kaide liderlerinin öldürülmesinden sonra örgüt ciddi bir gerileme içinde. Buna rağmen otorite boşluğundan ötürü terörist örgüt Suriye, Libya, Mali, Yemen ve Nijerya gibi ülkelerde ciddi şekilde güçleniyor. El Kaide`nin bu yıl ciddi bir terör saldırısı düzenleyip, ben hala ayaktayım demesi kimseyi şaşırtmamalı.  Diğer risk parametrelerinin sahneyi meşgul etmesiyle unutulma riski ile karşı karşıya kalan iklim değişikliği tehlikesi de kendisini bize zaman zaman doğal afetlerle ve aşırı iklim olaylarıyla hatırlatmakta. Can ve mal kayıplarının yanında küresel tedarik zincirini etkilemesiyle bu afetlerin ekonomik büyümenin de önünde engel teşkil ettiğini Sandy kasırgası ile gördük.

Türk Dış Politikasının son sekiz yılındaki maceraperestliğine baktığımızda bölgesel riskler ve belirsizlikler konusunda endişelenmemek elde değil. Türkiye`nin bu belirsiz konjonktürde hem dış politikada, hem de ekonomide daha temkinli hareket etmesi ve sorunların çözümünde diplomasiyi, ve realist bakış açısını kullanması çok önemli. İran krizi ve Suriye iç savaşı başta olmak üzere birçok bölgesel ve küresel risk faktörü bu yıl Türkiye’yi ve iç siyasetini yakından etkileyebilir. Türkiye’nin geçtiğimiz sene yapılan hatalardan ve tecrübelerden ders alıp daha tutarlı ve daha sağduyulu bir dış politika ve ekonomi politikası izlemesi şart.  Özellikle kendini yeniden tanımlamaya çalışan bir Orta Doğu’da, küresel güç olma iddiasını sürdüren ülkemizin, bunu yaparken bölgenin değişen dinamiklerini ve hareketli fay hatlarını iyi tahlil etmesi, anlık ihtirasların peşine kapılarak soğukkanlılıktan uzak politikalardan vazgeçmesi son derece önemlidir..<<

Cenk Sidar
Sidar Global Advisors
3 Ocak, 2013

Back